Doğanın Şifalı Elleri & Healing hands of nature

Holistik Yaşa & Genç Kal Living Holistic, Stay Young
16 Mart 2020

Doğanın Şifalı Elleri & Healing hands of nature

Ellerimi göğe uzattığımda, doğadan avuçlarıma düşen nimetlerin haddi hesabı yok sanki. Her derde deva, olmadık şeylere şifa hep doğadan geliyor. Nasıl kurgulanmış? Bunca parça nasıl bir araya gelip birbiri ile uyumlanmış aklım almıyor.
Antik çağdan bu yana, Ateş, Su, Hava ve Toprak her şeyi başlatan ve bitiren dört element olarak anılıyor. Bilimin son hızla geliştiği çağımızda durum hala çok farklı değil. Güneş olmazsa hayat, toprak olmazsa üreme, su olmazsa gelişme, hava olmazsa yaşam mümkün değil. Sonuçta hepsi birbirini destekleyen muhteşem vazgeçilmez dörtlü oldukları kesin.
Toprağa düşen tohumun üstüne vuran güneş, havayla gelen tohumlar, suyla gelen yaşam… toprağın kendi çocuklarını koruyabilmek için geliştirdiği Lektin. Sarmalanmış tohumun, onu yiyen bir ayının midesinde yaptığı yolculukta sağ kalma macerası, gübresi ile birlikte bırakıldığı topraklarda yeniden hayata tutunma ve yeşerme mucizesini anlamak, değerini bilmek son dönem modern insanları için hayati önem taşıyor.
Doğadan ayrıştığımız, uzaklaştığımız zaman hayatta kalamayacağımızı çok iyi anlamamız lazım. Toprağın, doğanın dengesini bozmanın ağır diyetleri olacağını bilmeliyiz. Doğa kendi dengesini bulmak isterse mutlaka bulacaktır. Çünkü doğada, “Kıtlık” yoktu. Doğa her zaman kendisini pozitif anlamda yeniler, ürer, çoğalır ve böyle devam eder.
Bir damla bal için, bir arı kaç çiçeğe konuyor? Peki, neden bütün arılar sapasağlam doğuyor, hiç birinde en ufak bir hastalık olmadan. Arılar tıp mı okudular? Yok, olamaz, çünkü tıp dünyası dahi çözemedi daha bu durumu. Kovanı gezip, sakat ya da kalıcı bir hastalıkla doğacak olan arıyı bulup çekiyor içlerinden. Çözebilen var mı sizce?
Her gün, bilmediğim bir şey öğreniyorum ve yaşamın bütün bu mucizeleri gözlerimi kamaştırıp, her seferinde hayrete düşürüyor tüm benliğimi. Öğrenmeye vefa eder mi ömrüm? Hiç sanmıyorum.
Havva’nın âdeme elmayı ilk uzattığından bu yana geçen onca yılı düşündüğümde, doğanın şifalarının hayatımızda ne garip roller aldığını, bizleri nerelere götürdüğünü görmek ayrı bir macera. O elma yenmese ne olurdu? Elmanın bunca yararı, mitolojik bir ironi mi? Evren bizimle dalga geçiyor belki de.
İncir yaprağı ile örtünür, bedenimizi sakınırken, sağlıklı olalım diye bambuya geçişimiz ne ara oldu. Apollonun aşkından kaçan Dafne, defne ağacına döndüğünde, insanlığa yıllar boyu şifa dağıtacağını biliyor muydu? Yoksa onu bu yola iten evrenin bilinmez yolculuğunun ta kendisi miydi?
Her toprağın kendi içinde beslediği, büyüttüğü o toprakta yaşayanlara şifa olan besinlerin farklı, farklı olması nasıl açıklanabilir ki! Afrika ile Asya, Antartika ile Amerika neden aynı şeyleri, aynı şekilde üretemiyor. Toprak neden aynı toprak değil?
Tütsüler yapıp, tanrıların gazabından korunmak için kullandığımız bitkilerin şimdi çaylarını içiyoruz. Üzümden, şarap, sirke, ekşi, peksimet yapıyoruz, şırası ile şifa buluyoruz. İnek, keçi besleyip sütüyle besleniyoruz. Ve o hayvanlar doğru beslensin diye, öylesine çeşitli bitkiler var ki doğada. Biz alıp onların rahatını bozuyor, eski doğal hallerinden sıyırıp bambaşka bir haletiruhiyeye sokup, dengeyi bozuyoruz. Peki neden?
Doğanın şifalı ellerine kelepçe vurup, kendi varlığımızı tehlikeye atan bunca şeyi neden yapıyoruz. Kendi kendine yetişip giden, pek az emek isteyen, ama ilaçlara malzeme olan büyülü zeytin ağaçlarını kesip, bize asla merhem olamayacak binalar konduruyoruz onların yerine. İçebildiğin, tenine sürebildiğin, yemeklerine lezzet ve can veren bu kadar değerli bir ağaçtan kurtulmayı kim ister?
Ağacın üstüne bir çizik atınca ağlar mı damla damla? Ağlar tabi, sakız ağacıysa. İnsanlar ağlamasın sağlıklı olsun diye ağlar. Bin bir zahmetle bekleyip minnacık bir kabı doldurur, bir damlası bin derde deva olur sonra.
Zerdeçal, o güzelim dallarından ayrılıp sofralarımıza şifa için geldiğinde, güzelim rengi ve lezzetiyle neler katar hayatımıza. Bir tutam zerdeçal, nelere kadir.
Zencefili unutmadım tabi, yüzlerce yıllık geçmişini, gençleştiren şifalı elini. Kurabiyelerin içindeki o hoş nefesini. Her yemeğe lezzet katan, mistik aromasını nasıl unutabilirim ki. Bin derde deva.
Say say bitmez, ama bir kıymetlim var ki onu anlatmaya sayfalar yetmez. Sevgili sarımsak. Kokuyor diye insanların yemediği, doğanın en hızlı şifacısı. Sarımsağın o bariz kokusu, aynı zamanda şifası. Allin denilen madde açığa çıktığında yararları say, say bitmez. Benim kullandığım tek antibiyotik. Ama bir sır vereceğim size, biraz dövdükten sonra on dakika bekletin. Faydasını tam olarak almak istiyorsanız illa çiğ tüketin.
Kakao, kralların tohumu. Ne kanlar döküldü onun için. Ne savaşlara konu oldu. Sadece asillerin ulaşabildiği bir lüks olarak kaldı yıllarca. Toplayanlar, tadını dahi bilemediler. Onca zor işlemden sonra çıkan kakao, çok yıllar sonra normal sofralara konuk olabildi.
Kakaodan bahsetmişken vanilya demezsem olmaz. Azteklerden bize kalan miras. Önceleri, kakaoyu lezzetlendirmek için kullanılan bir nevi tatlandırıcı. O güzelim çiçeğinden ayrılışı, içinin yarılıp çıkan tohumlarından saldığı koku, tat dayanılmaz. Faydaları ise güzelliğine güzellik katar.
Balkabağı rengini nereden alır? Havuç ile kardeş mi? Peki ya hurma? Hepsi birbirine aynı dertlere derman oluyor çünkü. Gözleriniz için bire bir ve daha neler, neler için.
Doğanın şifalı elleri, olur olmaz her şey için var olmuşken, biz onların varlıklarını unutur olduk. Kutulara koyup hap olarak içmeye başladık.
Fesleğenin elleriniz arasında birazcık ezdiğinizde çıkan kokusunu tüm hücreleriniz ile hissetmeyi denediniz mi? Mutlaka deneyin, elinize aldığınız anda, tadına bakmadan bile sizi iyileştirmeye başladığını göreceksiniz. Fesleğen 5000 yıllık tarihi ile zamana meydan okuyan, medeniyetlerin en kıymetlilerinden. Peki, siz neden kullanmıyorsunuz?
Karanfilin çiçeği, kendisi, tohumu faydaları bambaşka güzel. Ağrıları alan, ağız kokusunu yok eden, azıcık çiğnediğinizde uyuşturan büyülü bir başka şifa. Eğer gerçekten bakmayı bilirsek, çevremizde ne kadar çok şifa olduğuna inanmamız mümkün olmaz. Bu baharlar, baharatlar yüzyıllardır hekimlerin eli ayağı. Bizler modern dünya adı altında, bir süre onlardan uzaklaştırıldık. Neden mi? Paketlenip olmaz fiyatlarla pazarlanabilir hale gelsinler diye.
Zerdeçalın boynundan büyük işlere kalkışmasına ne demeli, antienflamatuvar, antioksidan, antitümör… Kısaca kötü olan her şey ile savaşan, muhteşem sarı rengi, tatlıya tuzluya kattığı lezzeti ile sofralarımıza, bedenimize güneş gibi doğuyor, yüzyıllardır.

Yeşim Kaya
yesimkaya@gastronomiss.com

Comments are closed.